12 Mart 2010 Cuma

max factor fi?


we, three guys, were in this store, the body shop version of our small african town. one of our guys asked if they had max factor mascara and then the other to the salesman went like "hey the jeans you are wearing they look nice, where did you get those?" in the meantime, i was looking for teeth whiteners and hair products. than i thought, me, the orphan-minded-homeless-oriented-sixfeettall-dramamaster, and the other two the fake-russian-patriotic-liberal-hunter, and the iraqi; we were like a bizzare version of queer as folks in the eyes of the flambouyant arap salesman.

i am the lead, of course.
***
no wonder you feel uncomfortable, this is wrong at so many levels.
***
welcome to the hotel africana,
such a dirty place, such a dirty place...
if you ever happen to stay at africana
you get diarrhea
you may die in here
(pislikten kırılan africana otel bir gerçektir, kişiler ve olaylar tamamen hayal ürünüdür.)

10 Mart 2010 Çarşamba

nedjima


bugün nedjima'yı düşündüm yine. bu aralar çok sık aklıma geliyor. brüksel'den paris'e otobüsle giderken tanıdım nedjima'yı. avrupa'da otobüsle seyahat eden insan profili gerçekten görülmeye değer. ucuzcu birkaç teyze dışında genelde avrupa’nın bütün garipleri orada oluyor. mesela ben ve nedjima!

laptop'tan film izlerken birden yanıma oturmaya karar verdi nedjima ve filmle ilgili sorular sormaya başladı. ben neye uğradığımı şaşırmış ve olabildiğince soğuk bakıp onu kaçırmaya çalışmış olsam da o hiç bozmadı duruşunu. film sarmadı nedjima'yı ve benimle konuşmaya karar verdi. cezayirliymiş, erkek arkadaşından ayrılmış, ablası brüksel’de yaşıyormuş, paris'i gezmeye gidiyormuş. ipod'unu dinlermiş yolda giderken hep, ama çarşafını silkerken ipod'unu 5. kattan aşağı atmış yanlışlıkla. bozulmuş (bak çalışmıyor görüyor musun bak basıyorum basıyorum çalışmıyor düştü ya ondan bak) bu yüzden zaman geçsin diye konuşmak istemiş. problem ediyor muymuşum? çünkü çok sessiz bir dönem geçirmiş erkek arkadaşından ayrıldıktan sonra. patronu demiş ki bak nedjima, seni arkadaşım gibi severim, kardeşim gibi; tatile çık! sonra terapist demiş ki git biraz, değişiklik olsun. sonra işte gelmiş, avrupa’da geziyormuş. cezayir’de çok sıkılmış, erkekler yiyecek gibi bakıyormuş, evlenmeden erkeklerle yatan kadınlara kötü gözle bakıyorlarmış cezayir’de, ben de öyle mi düşünüyor muşum yoksa? burada film indirememiş (no teleşarjmon film, do you?) cezayir’de maaşlar düşükmüş, aslında buraya gelmek ona pahalıya mal olmuş. kazandığı para ayda 500 euro etmezmiş. çikolata varmış cebinde yemek ister miymişim? aa çikolata erimiş! hayallah!...

nedjima konuştu, ben dinledim. ben de arada bir şeyler söylemeye çalıştım ama kadın öyle bir almıştı ki hızını, yokuş aşağı freni patlamış kamyon misali delişmen bir moment kazanmıştı ve önüne geçmek mümkün değildi. nedjima o kadar uzun süre susmuştu ki erkek arkadaşından ayrılınca, tekrar konuşmaya başladığında sesliliğin sessizlik kadar kesintisiz ve anlamsız olması gerektiğini fikrine kapılmıştı. belli ki tekrar ritmini kazanıncaya kadar, arada susup nefes alıp, karşısındakini dinleyip, konular arasında bağlantı kurmayı hatırlayıncaya kadar böyle devam edecekti.

bu ara nedjima'yı sık sık düşünüyorum, çünkü bu ara ben de hep susuyorum. ben de kaybeder miyim diyalog kurmanın ritmini diye düşünüyorum…

3 saat nedjima’yı dinledikten sonra bayılmak üzere olduğumu fark ettim. nedjima’da yorulduğumu anladı ve kendi koltuğuna dönmek için izin istedi. yorgunluktan hemen uyudum ve gözlerimi garda açtım. ayrılırken msn adresini yazdı bir kağıda; altına da not düşmüştü "nedjima, otobüste çok konuşan kız”.

9 Mart 2010 Salı

nope


nope! you can't get a day off if you are to say you need some quality time alone. you can't have a day off to enjoy the first days of spring. you can't get a day off if the night before was the best you ever had that all you wanted to hold on to that buzz whole day in bed and do nothing else. nope, you can't! none of these is legitimate enough to ask for a day off. but if you have diarrhea, you actually can take a day off or maybe even two. because shitting abnormally ‘somehow’ has a solid legitimacy in professional life. isn't it just fucked up?

1 Mart 2010 Pazartesi

benden izin aldın mı?


kendi kendine gülene deli derler! çocukken hep bu cümleyi duyardım birilerinden. mahallenin salak bebeleri işte... neyse sonradan bu önermenin modası geçti, artık kimseden duymuyorum. belki modası geçmemiştir, sadece yaşım ilerlediği için insanlar içlerinden söylüyordur. ya da artık kendi kendine gülenler dahil gülebilen insan sayısındaki ciddi düşüş bu konu üzerindeki baskıları kaldırmış olabilir. ve bu tumturaklı cümleden sonra anlatacağım şeyi tamamen unuttum.
***
evi paylaştığım abiler -yaş durumlarına uygun olarak- gerçekten abim ya da babam olduğunu düşünmeye başladı. böyle bi himayeye alma hissi mi uyandırıyorum, yoksa erkeklerde himayeye alma isteği çok mu gelişmiş anlamadım. yine de hoşuma gitti.
***
sahada elimizde paftalar, bana stabilize mi diye sordu? ruh halim mi, ah nerde! demek istedim. kahkalar aklımda havai fişek gibi patladı, dudak kenarlarım 6 rihter ölçeğinde sallandı.
***
hakkında hiçbir şey bilmediği bir erkek onu tahrik edebiliyor. hem de inanılamayacak boyutlarda. erkek kaba hatlarıyla, çekici olabiliyor onun için. mahallenin belalısı mesela ya da araba tamircisi. tanımaya başladıkça, artık onunla ihtiyaç duyduğu kadar vahşi olamıyor. her konudan konuşabilir aslında o. gerçekten iyi bir arkadaş olabilir, hem de hayat boyu hayatımdan çıkmasın dediğin türden. ama her koşulda baştan çıkamaz, istese de. bu yüzden işte.