ofiste
mesainin son saatlerinin dolmasını bekliyorum. sıkıntı beni öylesine ele geçirmiş
ki kendimi dışarı atmak geliyor içimden. bacaklarım adeta yanıyor koşarak
uzaklaşmak için. fakat koşarak hiçbir yere gidilmeyen bir yerdeyim. kent
olamayan, kasaba olamayacak kadar da ölçeksiz ve samimiyetsiz yerleşim merkezi 10 km
uzakta. bana ait bir araba yok. dağın başında olduğum için taksi bulmam da
imkansız. kamptan uzaklaşabilmek için kullanabileceğim tek araç şoförlü servis
aracı. saat altı olur olmaz araçların bulunduğu bölüme gidiyorum. meğer bu
saatte, yani mesaiden hemen sonra, yemekten yarım saat önce, ne araç ne de
şoför oluyormuş. işçi servislerini soruyorum gözümü karartıp, hepsinin çoktan
çıktığını söylüyorlar. beklemem gerekiyormuş...
bir yere gitmek istediğinde, ama çok çok istediğinde ve gidemediğinde, altına kaçırmak ile kafana tava ile vurulması arası bir duyguya kapılıyor musun?
işte o anda yürümeye başladım. bilirsin ki kulağında kulaklıkların, müzik dinleyerek yürümek ve seni sıkan bir yerden adımlarının hızında ve kararlılığında uzaklaşmak kadar bireysel ve güçlü bir sahne yaratamazsın. şirket araçlarını kullanan arap şoförlerin kampı dışarı bağlayan yolda yanımdan geçerken sempati dolu kornaya basışları ve el sallamaları benim bu kulaklıklı yürüyüş ritüelimin karizmasını biraz törpüledi tabi. hakeza yokuş aşağı inerken fazlasıyla sarsılıp zıplaya hoplaya ilerlemem ve yanımdan geçen her araç ile yeni bir toz bulutunun içinde kaybolmam... her ne kadar hayal ettiğim gibi gitmese de, kampın etki alanının dışına çıktım. ciğerlerim özgürlükle, zihnim de bir akşamlık da olsa herkesten farklı bir şey yapmanın verdiği heyecan ile doldu.
bu yeni duygu dalgasına uygun şarkı seçmeye çalışırken telefonlarım çalmaya başladı. acaba ben neredeydim, yemeğe gelecek miydim, e'nin kartuş talebini imzalamıştım ama acaba neredeydi... sorun değildi, zira bu bölümü de montajda çıkartmak çok zor olmayacaktı.
sonra yürüdüm yürüdüm ve ne mi oldu? hiçbir şey!
bir şeyler olması için olanca gayreti gösterim oysa ki. mesela futbol maçından dönen bir arap erkek topluluğunu yararak aralarından yürüyüp geçtim, ama kimse kavga çıkartmadı. sahil kenarındaki restorant'da yemek yedim, hiç garip bir şey olmadı. yemekten bile zehirlenmedim, o kadar sıradan. sonra daha da uzağa gitmek için ana yoldan otostop çektim. tanımadığım bir adamın arabasına bindim. adamın ön camı tam sürücünün yan koltuğunda oturan birinin kafasıyla çarpabileceği noktadan çatlamıştı. acaba ani bir frenle beni ön camdan fırlatmaya mı çalışacak dedim, ama o da olmadı.
merkeze ulaştığımda bütün caddeleri ve sokakları yürüdüm. karanlık geçişleri, kuytu köşeleri hiç ıskalamadım. geç saat olmasına rağmen kapalı çarşıya girdim. yok, yine bir şey olmadı. bir ara kapalı çarşıda bir adam anahtarını şakır şukur döndürerek benim arkamdan yürüdü 5 dakika kadar. sonra acaba ne yapacak diye durup dönüp adama baktım. o da bana baktı, sonra dönüp pasajın çıkışlarından birine yöneldi. arkasından baktım, akşamıma katacağın içerik bu kadar mıydı diye... evet bu kadarmış.
bütün akşam boyunca yanımdan geçip bana şaşkın gözlerle bakan bütün adamlara selam verdim. bir yıldır burada yaşıyorum ama bu ufak yerleşimde hala beni görmemiş ne çok insan var!? hala şaşırabiliyorlar. bu yüzden merkezde yürümek bir şeyler görmekten çok görülmeye ve daimi selamlaşmaya dair bir deneyim. salamınaleykük aleykümselam, selamınaleyküm aleykumselam, selam abdullah aleykumselam...
bu arada özellikle erkeklerle selamlaşıp kadınları es geçtiğimi düşünme sakın! burada sokakta kadın olmuyor. bir askeri garnizon gibi. ya da bütün kadınlar ve çocuklar savaşa gitmiş, şehir erkeklere kalmış gibi. öyle olağan dışı, mantık yoksunu bir durum.
3 saatin ardından yoruldum. yine ön camı çatlak fakat bu sefer taksi plakalı bir arabaya bindim. türkiye'de taksi şoförleri ile muhabbet etmeyi ne çok severdim... burada konuşamıyorum, ne onlar benim dilimi biliyor ne de ben onların. ve sanırım yine bu yüzden her bindiğim takside bir süre sonra sonuna kadar radyo açılıyor. radyoda ise hep aynı ilahiler ya da kuran ayetleri... rahmanelrahim rahmanelrahim velakin rabbin kutübn haddim veleddamin...
nihayetinde o akşamda diğer akşamlar gibi hiçbir şey olmadı. kampa geri döndüm. yorulduğum için sıkıldığımı unutmuş bir şekilde.
burada hiçbir şey olmuyor. ne iyi ne de kötü.
bir yere gitmek istediğinde, ama çok çok istediğinde ve gidemediğinde, altına kaçırmak ile kafana tava ile vurulması arası bir duyguya kapılıyor musun?
işte o anda yürümeye başladım. bilirsin ki kulağında kulaklıkların, müzik dinleyerek yürümek ve seni sıkan bir yerden adımlarının hızında ve kararlılığında uzaklaşmak kadar bireysel ve güçlü bir sahne yaratamazsın. şirket araçlarını kullanan arap şoförlerin kampı dışarı bağlayan yolda yanımdan geçerken sempati dolu kornaya basışları ve el sallamaları benim bu kulaklıklı yürüyüş ritüelimin karizmasını biraz törpüledi tabi. hakeza yokuş aşağı inerken fazlasıyla sarsılıp zıplaya hoplaya ilerlemem ve yanımdan geçen her araç ile yeni bir toz bulutunun içinde kaybolmam... her ne kadar hayal ettiğim gibi gitmese de, kampın etki alanının dışına çıktım. ciğerlerim özgürlükle, zihnim de bir akşamlık da olsa herkesten farklı bir şey yapmanın verdiği heyecan ile doldu.
bu yeni duygu dalgasına uygun şarkı seçmeye çalışırken telefonlarım çalmaya başladı. acaba ben neredeydim, yemeğe gelecek miydim, e'nin kartuş talebini imzalamıştım ama acaba neredeydi... sorun değildi, zira bu bölümü de montajda çıkartmak çok zor olmayacaktı.
sonra yürüdüm yürüdüm ve ne mi oldu? hiçbir şey!
bir şeyler olması için olanca gayreti gösterim oysa ki. mesela futbol maçından dönen bir arap erkek topluluğunu yararak aralarından yürüyüp geçtim, ama kimse kavga çıkartmadı. sahil kenarındaki restorant'da yemek yedim, hiç garip bir şey olmadı. yemekten bile zehirlenmedim, o kadar sıradan. sonra daha da uzağa gitmek için ana yoldan otostop çektim. tanımadığım bir adamın arabasına bindim. adamın ön camı tam sürücünün yan koltuğunda oturan birinin kafasıyla çarpabileceği noktadan çatlamıştı. acaba ani bir frenle beni ön camdan fırlatmaya mı çalışacak dedim, ama o da olmadı.
merkeze ulaştığımda bütün caddeleri ve sokakları yürüdüm. karanlık geçişleri, kuytu köşeleri hiç ıskalamadım. geç saat olmasına rağmen kapalı çarşıya girdim. yok, yine bir şey olmadı. bir ara kapalı çarşıda bir adam anahtarını şakır şukur döndürerek benim arkamdan yürüdü 5 dakika kadar. sonra acaba ne yapacak diye durup dönüp adama baktım. o da bana baktı, sonra dönüp pasajın çıkışlarından birine yöneldi. arkasından baktım, akşamıma katacağın içerik bu kadar mıydı diye... evet bu kadarmış.
bütün akşam boyunca yanımdan geçip bana şaşkın gözlerle bakan bütün adamlara selam verdim. bir yıldır burada yaşıyorum ama bu ufak yerleşimde hala beni görmemiş ne çok insan var!? hala şaşırabiliyorlar. bu yüzden merkezde yürümek bir şeyler görmekten çok görülmeye ve daimi selamlaşmaya dair bir deneyim. salamınaleykük aleykümselam, selamınaleyküm aleykumselam, selam abdullah aleykumselam...
bu arada özellikle erkeklerle selamlaşıp kadınları es geçtiğimi düşünme sakın! burada sokakta kadın olmuyor. bir askeri garnizon gibi. ya da bütün kadınlar ve çocuklar savaşa gitmiş, şehir erkeklere kalmış gibi. öyle olağan dışı, mantık yoksunu bir durum.
3 saatin ardından yoruldum. yine ön camı çatlak fakat bu sefer taksi plakalı bir arabaya bindim. türkiye'de taksi şoförleri ile muhabbet etmeyi ne çok severdim... burada konuşamıyorum, ne onlar benim dilimi biliyor ne de ben onların. ve sanırım yine bu yüzden her bindiğim takside bir süre sonra sonuna kadar radyo açılıyor. radyoda ise hep aynı ilahiler ya da kuran ayetleri... rahmanelrahim rahmanelrahim velakin rabbin kutübn haddim veleddamin...
nihayetinde o akşamda diğer akşamlar gibi hiçbir şey olmadı. kampa geri döndüm. yorulduğum için sıkıldığımı unutmuş bir şekilde.
burada hiçbir şey olmuyor. ne iyi ne de kötü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder