25 Nisan 2010 Pazar

toprak

...

hafif olmak isterim ben aslında. floral parfümlerin reklam filmleri olur ya, çiçekler, otlar serin rüzgarlarla oynaşır, güneş pırıl pırıl, bir heyecan, bir ferahlık. ama ankara'nın gri sokakları, gri apartmanları, daracık kaldırımları çöreklenmiş içimde. ben karamsarım ve bunu nasıl tersine çevireceğimi bilmiyorum.

...

uyumak derken?



uyuyamayan bünyenin üstüne gitmek çok yanlıştır. incitmemeli, kırmamalı; gözlerini belerterek 3'e kadar oturmak istiyorsa vardır bir bildiği denmeli, hayra yormalı.

evet uyuyamıyorum nice zamandır. yani arzu edilen saatlerde uyuyamıyorum. mesela 3 ve 12 arası uyu deseler bana, hiç panik yapmaya gerek yok, her şey kontrol altında diye taşkın kalabalığı sakinleştirebilirim. şu anda sabah yine yerlerde sürünerek ofise gideceğimin farkında olduğum için uykum gelsin diye bütün numaraları sırayla yapıyorum. yazmak bildiğim numaraların içinde en etkili olanı.

böyle dönemler oldu hayatımda, uyku ile aramıza kara kedi girdi. cam kenarlarında sigara içmeler, otobüs bekler gibi uyku beklemeler... meditatif müzikler dinlemeler, yeşil çay, viski, şurup... yok. üstüne gittin mi ters tepiyor. uyumak istemiyorsa bünyen bir diyeceği var sana, sus da bir dinle değil mi?

bu aralar pek revaçtayım. neden, ben de bilmiyorum. bana sorsalar kardeş senden adam olur mu diye, hiç utanmam sıkılmam derim "böyle hayvan gibi çalıştığıma bakmayın, sigortam attı mı kralını tanımam toplanır giderim, benden geriye bir kahve fincanı kalır!" evet doğru bu, işten ayrıldığımda geride bıraktığım tek eşya kahve fincanımdır. elif şafak "yaşanmışlığı olan kitapları severim ben mesela" demişti 78564üncü dergi söyleşisinde. yaşanmışlığı olan kitap sağına soluna bir şeyler dökülmüş, kenarı kıvrılmış eskimiş kitap oluyormuş. şaka yapmıyorum, kitabımı çok temiz okurum kahve falan döken olursa ağzının ortasına patlatırım. aynı sebepten yaşanmışlığı olan fincanlara da gıcığım var sanırım. ofisteki yaşanmışlığı, daha doğru anlatmak gelirse "yaşanamamışlığı" giderken ardında bırakmak gerek.
kahve fincanından hemen hızlı bir dönüş yapmak gerekirse asıl konuya, şu anda 5 farklı alanda iş teklifi ile karşılaşmış durumdayım. aynı kahve falı gibi, bana 5 tane kısmet var ama burada 3 tane yol görünüyor. ama sen böyle çok karamsarsın, böyle için kararmış…
HADİ YA! ÇALIŞMAK İSTEMİYORUM ONDAN OLMASIN!

çalışmaktan daha iyi yaptığım bir şey yok sanırım. ama 3 maaş biriktirince hemen işten ayrılmak istiyorum. başarmaktan korkmak, kendini sabote etmek gibi konularda makaleler okumalı ve kendimi geliştirmeliyim belki…

adamım belki de gerçekten 3 maaş biriktirip harcayıncaya kadar günümü gün etmeliyim. bilirsin, hayat kısa falan?... 

22 Nisan 2010 Perşembe

senden iğreniyorum, öyleyse varım

ben biraz ukalayım belki. zor beğeniyorum. tahammülsüzüm, çabuk yargılıyorum. belki kendimi dışında bırakıp güvenle erkeklere verip veriştiriyorum, ayıp ediyorum. yani var bende de bir şeyler, mükemmel değilim biliyorum. ama gururla belirtmek isterim ki, ben sizden* tiksiniyorum.
*bazı adamlar var burada, onlar konuşurken susmak istiyorum. susmak ve orada yokmuş gibi davranmak. hemen onların olduğu odayı, şehri, ülkeyi, hatta gezegeni terk etmek istiyorum. türkiye'den gitmek istememin en temel sebebi olan bu adam türü burada gani!

o adam özellikle, o konuşurken kafasına kocaman bir örs düşsün ve lafı yarıda kalsın istiyorum. ama içimden bir ses çatal dili kıvrılıp dolanmaya, konuşmaya devam edecek diyor. bu adam konuşurken kendi dünyamın cam zırhı çatlayıp patlıyor, içeriye ağır ölü bir koku dolmaya başlıyor. sağda solda gizlice yaşlı erkeklere göz kırpan kadınların kokusu bu. yattığı kadını gidip arkadaşlarına anlatan, hatta tavsiye eden erkeğin kokusu biraz. içinde yok pahasına hayatların satıldığı otel odalarının kokusu. yüzüne güldüğü kadının arkasından buna bir çakmak lazım diye gevrek gevrek gülen adamın kokusu.

erkekler arasında sınırların olmadığı bir bölge var. sadece erkek erkeğe kalındığında girilen, ne utanılan ne gocunulan bir bölge var. erkek olmanız ve çok anasının kuzusu gibi görünmemeniz yeterli oraya girebilmek için. kişisellik yok bu bölgede, farklı bakışlar, düşünceler yok. bu bölgede her erkek, sapına kadar erkek. her adam bir seks ustası, bir porno yıldızı. tek vücut bütün erkekler ve tek tip. kadınlar tek vücut, aynı kumaştan kesilmiş. kadınlar veriyor, erkekler alıyor. kadınlar vermiyorsa, erkekler kızıyor, küfrediyor. bu bölgede asla "insan ticaretine karşıyım" diyemezsin mesela, ya da "bence herkes kendi karısına çakarsa daha iyi olacak" diyemezsin. amca senin kıçının kılı ağarmış daha neyin peşindesin diyemezsin. ben senin gençliğini de tahmin edebiliyorum, bence sen hep eziktin, hep abazaydın diyemezsin. bir kere de sana çaksalar be adamım, belki dönenip durduğun budur DİYEMEZSİN.

arapların durumu daha da hazin. erkek öyle yoğun, öyle buram buram ki kadının yaşama şansı yok. eğilince götüne bakılan, iş yaparken çaktırmadan ellenen, itiraz etmeyince meyilli, edince sürtük olan bahtsız bir mahlukat kadın. evde dolaşırken görülmesin diye yüksek yüksek duvarlar, kapalı kepenkler, sokakta varlığı yokluğundan ayrılamasın diye simsiyah, bazen de renkli kumaşlar... erkeklerin dünyasına iliştirilmiş gibi, emanet duruyor hepsi.

kadının hiçliğinde erkeklerin durumu daha da vahimleşiyor. erkek kendisine verilen rolü oynuyor sadece. bakılacaksa bakıyor öküz gibi, içilecekse kahve içiyor nargilenin yanında -kendisi gibi on tane erkekle birlikte. evlenilecekse evleniyor, çocuksa çocuk sahibi oluyor. nasıl gerektiriyorsa "dini" öyle oluyor. bir de özgürmüş gibi yapıyor, hakimmiş gibi, hayatı şahaneymiş gibi... üstüne bir de namus bekçiliği yapıyor; kendisi çok namusluymuş, karanlık sokak köşelerinde oğlanları sıkıştıran, 10-20 dinara hastalıktan kırılan çad'lı, sudan'lı kadınların üstüne çıkan başkasıymış gibi. o da biliyor bir bok olmadığını. yatıyor kalkıyor dua ediyor. sonraki hayatta daha iyi bir şeyler olmayı umuyor, belli.

düşündükçe daralıyorum! bir dakika daha beklemeden arkadaşlarımın yanına gitmek istiyorum. kitaplardan, filmlerden bahsetmek, beraber yemek yapmak, kadınlı erkekli, içkili, muhabbetli ortamlara dönmek, uyuklamaya başlayıncaya kadar konuşmak istiyorum.

var biliyorum. böyle olmayan, bundan iyisi, benden iyisi var, biliyorum. ama bu insanları, bu adamları, bu kadınları, bu saçmalığı yadırgamak benim aklımın sigortası. gururla, ihtimamla hepsinden nefret ediyorum.

18 Nisan 2010 Pazar

aslında


uzakta kalmak iyi gelecek sana, bazen kaçmak iyidir demişti. kim olduğunu, onu nasıl tanıdığımı sorma sakın. ama haklıymış, bazen kaçmak insana iyi geliyor. hiç sahip olmadığın bir netlikte hayatının yazım hatalarını tek tek seçebiliyorsun. ama uzaktasın ve düzeltmekten acizsin, elindeki kırmızı kalemi dişliyor ve okumaya devam ediyorsun.

neden bu kadar kızgın olduğumu biliyorum. senden uzakta olmak hayatımı anlamsızlaştırıyor. seni özlemek beni gergin bir adam yapıyor. senden uzakta olmama sebep olan her şeye kızıyorum. sabah uyandığımda yanımda senin olduğun anları düşünüyorum. yazın gelmesiyle ufak ufak çillenmeye başlamış yanakların, keskin yüz hatların, sabah uyandığında beni yanında görmekten memnun bakan gözlerin... bana soruşun "gece rahat uyudun mu? yoksa yine seni itekleyip durdum mu bütün gece?" canım sen her gece beni dirsekler hatta biraz tekmelersin, ama inan hiç şikayetçi değilim. gece uyanmak ve o deli deli uyuyan halini görüp gülümsemek, uyumaya devam etmek... inan bana hayatımda bundan değerli bir şey yokmuş, şimdi daha iyi anlıyorum. sabah uyanıyorum, tek başınayım. saate bakıyorum, daha uyumak için en az bir saatim var mutlaka ve yine de geç kalacağım, bunu da biliyorum. duvarlara bakıyorum, sanki bir soru sormuşum da cevabını bekliyormuşum gibi. aslında uyandığımda sen hala uyuyorsan, sana uzun uzun bakmayı ne çok sevdiğimi biliyor musun? isyan edip arkadaşlarının önünü kesmeye karar verdiği için kızdığın ayak başparmaklarını bile çok sevdiğimi sana söylemiş miydim?

peki neden bu karmaşa? neden bu kadar çok soru? neden bu kadar büyük endişe ve hiç bitmeyen bir arayış? neden hep kaçmak istiyorum?
korkuyorum

kendimi yeterince tanımamış olmaktan. başka bir şeye dönüşmekten. seni mutsuz etmekten. başına gelen en kötü şey olmaktan...

hayatın geleneksel akışına kapılmaktan, telli duvaklı düğünlerden, anne baba gezmelerinden...

sana erkek olup bir şeylerden korkmanın ne kadar kabul edilemez olduğuna inandırılarak büyütüldüğümü anlatabilsem keşke. sana futbolu sevmeyen, batak oynamayan, arabaları ve telefonları marka marka, model model takip etmeyen bir adamın otantik ya da cool değil sadece tek başına olduğunu söyleyebilsem. eşcinselliği şaka ya da afaroz konusu yapıp kapalı kapılar ardında akla gelmedik işler beceren erkeklerin yanında öfkemi gizlemenin, kadınların tümünü verinceye kadar kaprisli verdikten sonra orospu gibi gören adamların yanında aklımı yitirmeden yaşamaya çalışmanın, erkeklere karşı cephe alıp özgürlüğünü afişe eden kadınların bir bir ev hanımına dönüşmesini izlemenin beni ne hale getirdiğini söyleyebilsem... bir erkeğe aşık olabilmenin bir erkeğin kafasını ne kadar karıştırdığını anlatabilsem... bu karmaşanın içinde değişmeyen tek şeyin seni sevmek olduğuna inandırabilsem hem de, bütün bunları anlattıktan sonra.

bu karmaşanın beni ne kadar yalnız bir insan yaptığını sana söyleyebilsem yıllar içerisinde. bu yalnızlığın içime işlediğini, yanımda olduğun günlerin önünde sonunda biteceğine hem inandığımı, hem de bundan deli gibi korktuğumu sana söyleyebilsem...

topuklarımı üç kez birbirine vurup, senin yanında olmak gibisi yok desem. sonra senin yanında olsam birden bire ve sonsuza kadar.
kanyon yürüyüşü. o noktadan sonrasına çıkmak imkansız gibi görünüyor. seni yukarı kaldırıyorum. tırmanıyorsun kolayca. sonra yukarıdan bana elini uzatıyorsun, üstün başın çamur içinde. beni taşıyamayacağından eminim, ama yine de tutuyorum uzattığın eli. düşündüğümden çok daha güçlüymüşsün aslında, beni yukarı çekiveriyorsun...

14 Nisan 2010 Çarşamba

durum raporu


 
buradaki en temel sıkıntıyı mercek altına almanın vakti geldi artık! işte huzurlarınızda şantiyenin moda faciaları.

1 - annem alıyor ben giyiyorum: bak dostum biliyorum, bu zamana kadar kendi kendine alışverişe çıkmamış olman kendine ait bir tarzın olmasını imkansız hale getirmiş, bunu anlıyorum. ama en azından elindeki malzemeyi düzgün kullanmayı öğrenmen gerek. koyu sarı fitilli kadife pantolon üstüne çocuk çarşafı gibi desenli koyu gri bir tişört giydiğinde inan bana hiçbir mazeret senin bu zevksizliğini mazur gösteremez. annen sana plotter örtüsünü ceket diye getirse bayıla bayıla giyecek ve altına uygun apış arasını fırlatan 501 arayacak kadar kör ve kaybolmuş durumdasın. acil yardıma ihtiyacın var ama ben çok meşgulüm, uğraşamıyorum.

2 - arif goes punk: adamım seni görünce işte dedim, ankara'nın gece hayatından kopup gelmiş bir genç var aramızda. yaşı küçük de olsa bu adam kafa bir tip, bir iki ayarlama ile arkadaş bile olunur. fakat dostum sen sosyal ortamlarda bağlama çalarak kendine bir yer ediniyorsun ki çal eline sağlık, teline kurban, mızrabına hayran. ama bu kavramsal kargaşan beni çok yoruyor be adamım. bağlama'ya nasıl bir tarz gider bilmiyorum, ama punk eskisi olmadığından da adım gibi eminim.

3 - keyfalhal onur bey: habibi sen bu ülkenin yetiştirdiği en modern insanlardan birisin. sana sevgim sonsuz ama bu paçaların hali nedir böyle? bütün pantolonların sen daha boy atmadan önce alınmış gibi duruyor ki ben öyle olmadığını biliyorum. bu senin seçimin! giydiğin kıyafetlere her zaman uyumsuz olmaya ant içmiş çoraplarını gösteren bilek dekoltesini sen seçiyorsun. yapma habibi, sinirimi bozuyorsun!

4 - achtung, red shoes: mavi sipariş etmeme rağmen kırmızı renkte gelen spor ayakkabılara dolu dolu gözlerle bakarken, çıtı pıtı psikolog/boksör kız bana "her erkeğin içinde bir çift kırmızı spor ayakkabı vardır" demişti. o ayakkabıları hiç giymedim ve adamım keşke sen de o kırmızı ayakkabıları hiç giymesen. her kıyafetinin ayrılmaz bir parçası olan kırmızı tracking botların ve sarı saçlarınla sıcaktan beyni pişmiş mısırlı işçilere kim bilir ne karmaşık mesajlar veriyorsun. çok severim seni biliyorsun, ama biraz yanlış yapıyorsun.

5 - fork you all: ah be abicim. uzaktan bakınca duruşun temiz, iş geçmişin 10 üstünden 9. peki neden ha neden giyiyorsun o kot pantolonu ısrarla? toplantının ortasında çay almak için eğildiğinde çatalını bütün şantiyeyle paylaştığını, iç çamaşırı giyip giymediğinin çeşitli çevrelerde tartışma konusu olduğunu, son tahlilde hiç kimsenin toplantı gündemine yoğunlaşamadığını ve senin çatalını ajandasına skeçlediğini biliyor musun? 

bunlar şantiyenin moda facialarının sadece en öne çıkanları. biraz özeleştiri? hayır, hiç havamda değilim.

peki hiç kimseyi beğenmiyor muyum yani? koyu teni, alışıla geldik güzel kadın tanımına uymayan yüzü ve dalgın-şaşkın bakışları ile herkesin şaka konusu yaptığı N., sen benim moda ikonumsun. sana bakınca skunk anansie dinlediğim yılları hatırlıyorum. görüntü "skin" ama ses maalesef çamaşır makinesinin yüksek devri ile yarışıyor. olsun, sen yine de şarkı söyleyerek iş yapıyor ve kimseyi iplemiyorsun. her kıyafetine mutlaka eklediğin turuncu detaylar, birbirine uydurduğun o desenli elbiseler ve başörtüleri, zaman zaman başına iliştirdiğin boncuklu tokalar ile sen başlı başına bir ekolsün. afrika seninle gurur duyuyor!

önemli not: insanları dış görünüşüne göre değerlendirmek çok yanlıştır, sakın kendi başınıza denemeyin.